Dün öğleden sonra saat 14.30’da Kadıköy-Moda'daki Kadıköy Anadolu Meslek Lisesinde açıköğretim sınavına girdim. Sıra numaram 4 numaraydı. 4 numara pencere kenarıydı. Pencere kenarında 40 dakikalık bir sınav beni bekliyordu. Sınav zili çalmış ve adeta yarışmamız başlamıştı.
Güzel güneşli bir günde pencere kenarında oturunca, ister-istemez gözüm sorulardan dışarıya kaçıyordu. Okulun bahçesinde biz sınavdakileri bekleyenler vardı. Bir amca elinde kalem ile aldığı günlük gazetenin bulmacasını çözüyor, yan tarafında bir anne ve küçük çocuğu aralarında bir şeylerden konuşuyordu. Biraz ileri de bir kızın kafasında bir kep ve elinde bir cep telefonu vardı. Çok kısa bir süre içerisinde bu kareleri görmüştüm. Kızın kafasındaki kepi görünce nedense aklıma kep töreni geldi. Hani Açıköğretimi bitirince mezun olacağız ya. Mezun olunca Eskişehir’e gidecek, Eskişehir’deki kep törenine katılacaktım. Mezuniyet gününü düşünmeye başladım. Mezun öğrenci için beklenen gün geldiğinde herkes gibi tek tip olup uzun cüppelerden falan giyecektik. Sonra kafamızda duran kepleri kafamızdan çıkarıp, 3’e kadar sayıp hep bir anda kepleri havaya fırlatacağız. Kep törenlerinde şöyle bir şey olmuş mudur acaba ?
Kep havaya fırlatılıyor ya. Sonra bir daha havaya fırlatılıyor. Sonra bir daha. Sonra bir daha. Niye bu kepler böyle havaya fırlatılır?
O atma eyleminde sanki kepe ders kitabı, ödediğimiz sınav harçları muamelesi görürüz. Bir de havaya kep atma, belki başkasının şapkasını takamayan titiz ve evhamlı kişiler yüzünden olmuştur belki bu.

Titiz ve evhamlıya en iyi örnek sanırım Frends dizisindeki Monica. Evet kesinlikle bunlar hep Monica yüzünden oldu.
Frends dizisinde Monica'nın mezuniyet töreni çekilseydi eminim şöyle bir şey olurdu :
Monica : Bu attığım ve sonra tuttuğum kep benim değil. O halde yukarıya bir daha fırlatayım. E bu da benim kepim değil. Başkasının kepini takamam ben ya. Bir daha fırlatıyorum. Nerde bu kep. Bir kepim vardı o da yok artık.
Sonra ne olduysa oturduğum pencere kenarına bir kitap geldi.
Nasıl ya.

A kitaba bak pencere kenarında oturuyor he. Demek ki, bu kitap otobüste pencere kenarında yolculuk yapan kitaplardan. 
E bu kitap buraya nasıl geldi. Yoksa birisi bana sürpriz mi yaptı?. Etrafıma bakındım, öyle bir kimse yok. Bu benim için iyi bir şey diğmi. Herhalde yani. Oğlum var ya çok şanslı bir adamım ben he. Sınıfa baktım. Herkes bir şeyle meşgul olduğu için, benim tarafıma kimse bakmıyordu. Gözlerimi açarak pencere kenarında oturan kitaba iyice bakmaya başladım. Kitabın ismi İktisat Teorisi. Ben hangi dersten sınava giriyorum? İktisat Teorisinden. E bu benim sınav olduğum ders. Yaşasın, yuppiiiii.
Biriyle çak yapmalıyım. Öğretmenle çak yapsam olur mu?
Sınav anı tek olduğum için sevincimi kendi içimde yaşamaya başladım. Önümde durmakta olan kitaba fotoğraf makinesiyle zum yapar gibi zum yapıyordum. Kitapta ne yazıyor :
Para Arzı ve Talebi.
Sorularda böyle bir soru var mı? Hemen soru kitapçığına bakayım.
E böyle bir soru yok ki. Başka sayfa açılsın. Kitaptaki sayfa değişmiyor ki ama ya.
Nasıl değişecek ki sayfalar. Bu sıcak hava da biraz rüzgar çıksa sayfalar değişecek he. Rüzgar yok rüzgar. Aynı sayfa da başka bir yazı daha yazıyordu. Bir baktım, kitabın en üst tarafında
Eyvah, öğretmen geldi
yazıyor.
Kafamı arka tarafıma çevirdim ki, ne göreyim. Başucumda sınav sorumlusu kadın öğretmen. 
Öğretmen bana bakarak: Kağıdını alıyorum dedi.
Ulen şansa bak ya.
Ben böyle şansın.
O an kağıdımı alan öğretmen’e hiçbir şey diyememiş, ağzım kilitlenmişti sanki.
Ve ben kilitlenen kilidin şifresini açmayı deniyor, fakat bir türlü kilidin şifreyi hatırlayamıyordum. Neydi len bu şifre, neydi he neydi?
Cevap kağıdımı ve soru kitapçığını alan öğretmen, öğretmen kürsüne doğru gitmiş benim cevap kağıdımı cevap kağıtların üzerine, soru kitapçığımı da diğer soru kitapçıkların üzerine muntazam bir şekilde eklemişti.
Sonra ne olduysa bir anda dışarıda rüzgar çıkmış, bulmacısını çözen amcanın gazetesi elinden biraz ileriye uçmuş ve en önemlisi benim cam kenarında oturmakta olan kitabın sayfaları da
yavaş-yavaş değişmeye başlamıştı. Evet, istediğim gerçekleşmişti.
Ama benim cevap kağıdım yok ki. Cevaplarımı nereye yazacağım? Başka bir cevap kağıdına yazsam. Mesela, bir sıra önümde bir cevap kağıdı sıranın üzerinde duruyor. O kağıdı alıp cevapları ona yazsam olur mu?. Önümdeki kağıda baktım. Kağıtta başkasının ismi ve soy ismi yazıyor ama ya. Düşünsenize, sınava gelmeyen kişinin cevap kağıdına cevapları yazarmışım, sınava girmeyen kişi sınava girmediği halde sınavdan geçermiş.
Ne acayip olur he.
Önümde sınava gelmeyen kişinin cevap kağıdını sırasına bıraktıktan sonra şu an için yapılacak tek bir şey vardı. Düşündüğümü gerçekleştirmek için yerimden usulce kalktım. Cevap kağıdımı ve soru kitapçığımı alan öğretmenin kürsüne doğru yaklaştım. O an öğretmen önündeki kağıda kalemiyle bir şeyler yazıyordu.
Serdo : Hocam, bir şey soracağım size. Nasıl gördünüz?
Öğretmen : Neyi nasıl gördüm?
Serdo : Camdaki kitabı.
Öğretmen : Ne kitabı?
Alla alla hoca ne diyor ya. Öğretmen kürsüsünden biraz evvel oturduğum yere doğru bakmaya başladım. Aman tanrım.
Pencere kenarında biraz evvel durmakta kitap falan yoktu.
Bir koşu yerime geldim. Belki rüzgardan kitap yere düşmüştür he. Pencereden dışarıya baktım, yerlerde kitap falan yoktu. Sonra tekrar öğretmen kürsüne gidip;
Serdo : Benim kağıdımı niye aldınız peki?
Öğretmen : Sınav bittiği için.
Sınav mı bitti?. Sınıfa bakındım. Sınıfta kimseler kalmamıştı.
Serdo : Hocam size son bir şey daha soracağım. Peki hiç rüzgar çıktı mı?
Öğretmen : Ne kitabı, ne rüzgarı, deminden beri ne diyorsun sen evladım.
Sınav sorumlusu teyze, böyle diyince kalemimi ve silgimi alıp hemen çıktım sınav yerinden. 